Cemaatten ayrıldıktan sonra Fethullah Gülen'e yazdığım mektu

Cemaatten ayrıldıktan sonra Fethullah Gülen’e yazdığım mektup.
(Nisan 1999)

SayınFethullah Gülen!
Yirmi yıla yakın hizmet etmekten zevk aldığım cemaatimizden, yaşadığım kırılmalarla ilginç bir kopuş seyri yaşadım. Bunun sebeplerini belki de yirmi yıla yaymak mümkün. Ancak ben temel konuları kısaca sizlere aktarmak istedim.

Siz, "Bireyin çiçek açması"ndan bahsederken, çevrenizdekiler açan her çiçeği "hoyratça" kurutmakla;-hem de kökünden- meşgul..
Makyavel'in "gayeye gitmede her yol meşru" düşüncesi ise şimdilik neredeyse bütün "dava adamları!" için uyulan bir "baş yüce" prensip. Halbuki sizler yıllarca, "Hak davanın vasıtaları da hak olmalı" diyordunuz!..
Hedefe gitmede araç olarak istihdam edilen müesseseler ise, şimdilik hedefe gitmenin yollarını kesen birer “gûlyabani” oldu.
"Hemi vallah, hemi billah, hemi tallah kadın yüzünü gösteremez" noktasından, -affınıza sığınarak yazıyorum- artık hizmet müesseseleri kadının her yerini gösterir hale getirildi.(stv-zaman vs.)
Bir teşkilatta en önemli iki unsur olan “istişare ve haberleşme” yolu ise büsbütün kapandı/kapatıldı. Yalanlarla örülü bir haber ağı ve fikrini söylemekten korkan ya da söylediğinden dolayı olmadık tavırlara muhatap olanların katıldığı istişareler... Böyle bir bünyenin uzun ömürlü olmayacağını sizlerden belki onlarca kez dinledik.
Kapılar ve kapıcılar birer aşılmaz kale.
Nerede “Hillet”, nerede “Haliliye?”..
“İhlas ve uhuvvet” zemini, “para, makam, rant” zeminine inkılap etmiş.. Birincisinde, “fedakarlık, hasbilik, diğergamlık vs.” hakimken, ikincisinde, “adam harcama, dava arkadaşına kazık atma, makam ve mevki için hakikatleri görmezlikten gelme vs.” süfli hareketler geçerli artık.
Yani kısaca paradigmamız-en azından benim nazarımda- iflasın eşiğine sürüklendi..
Nasıl mı?
Affınıza sığınarak biraz açayım.
Yavuz Bahadıroğlu ilginç bir anektod aktarır eserlerinin birinde ..
“Ali babacık Kırk Haramilerin parolasını kaptı...
Gitti mağaranın kapısına serenat yaptı:
«Açıl susam açıl, açıl susam açıl!»
Kapı açıldı.
Ali Babacık mağaraya girdi.
Ne görsün, her taraf tam takır, kuru bakır.
Hayretle ellerini iki yana açtı:
«Her şey bozuldu be!» diye yakındı.
«Masallar dahil her şey..»”
Aktarılan sanki benim, senin, bizim gibi birazda Allah’a (cc) kulluktan başka bir şey tanımayanları ya da serde delilik olanların hayatıydı sanki.
Ya da Rebeze’ye gitmek istemeyenlerin günümüze düşen izdüşümü...
Çünkü yıllardır fikrimizi, zikrimizi ve hülasa bütün latifelerimi süsleyen ideallerimiz Ali Babacık’ın mağarada yaşadıklarıyla örtüşmeye başlamıştı.
Dün ak denilenler bugün kara, kara denilenler ise renksiz çıkmaya başladı.
Yalanlarla örülü bir dünyanın eşiğine geldik.
Kimse bundan etkilenmedi.
Doğruları söylemek ateşten gömleği sırta geçirmek gibiydi.
Ebazer (ra) gibi, Ömer (ra) gibi giymekten çekinmedik...
Ancak yalanlar devrin mergup metalarıydı.
Zira onu irtikap edenlerin "Pinokyo” gibi burunları uzamıyor, aksine mükafat üstüne mükafata nail oluyorlardı.
Zamanla burunları uzamayanların durumlarını bizde kanıksamaya başladık.
Zira, “huysuz atın yanında kalan ya huyundan ya da suyundan kapar” demiş atalarımız. Bunun için artık bizimde burnumuz uzamıyordu.
Zaten Allah Rasulü’de bu hususa işaret etmişti: "İnsanlar öyle aldatıcı yıllar görecek ki, o yıllarda yalancılar tasdik, doğru söyleyenler tekzip edilecekler. Keza o yıllarda hâine itimat edilecek, emin kimseye de hainsin denecek. O zaman Ruvaybıda adam amme işinde söz sahibi olacak." "Ruvaybıda kimdir?" diye sorulmuştu. "Amme işlerinde söz sahibi olan değersiz adam."(Ebu Hureyre)
Fakat hep iyimserlikle hadiselere yaklaşmasını öğretmişlerdi bize.
Zaman onu da çarkları arasında öğütmeyi başardı.
Öğretenlerin türettikleri saltanatvâri yönetimler zamanla özümüze ait olan her şeyi bozmaya başladı.
Taşıdığımız aşırı iyimserlikler bu bozulmayla beraber dumura uğradı.
Latifelerimizi süsleyen ideallerimiz böyle bir atmosferde kendine yer bulamadı ve sürgüne gitti..
Bu sefer ki durak galiba Sibirya Çölleri...
Gitmemiz hayırlı mıydı, değil miydi bilmiyoruz?
Zira kalsak da zaten içimizde büyük kırılmalar yaşıyorduk...
Her adımda ruhumuza düşen vurgunlar gibi kırılmalar...
Duygularımızı, düşüncelerimizi alıp götüren cinsten şeyler...
Vefa, kardeşlik, ihlas, gibi yüce değerler kaybolmuştu. Muazzam bir zemin kayması ile karşı karşıya bulunuyorduk Artık zeminimizde hakim unsurlar “makam, mevki, rant vb” süfli şeylerdi. Bu süfli şeyler için dava arkadaşları birbirine “kazık” atmaktan çekinmiyorlardı. Böyle bir paradoks içinde yaşamak ne kadar ızdırap verici bir durum..
Bilmem ki bu süfli durumu kelimeler izah etmeye yeter mi?
Yani bir anlamda değişimler kuşağında kazanmak ihtimali neredeyse yüzde yüze yakınken, kaybetmek ne kadar kötü... Ne kadar kötü...
Muhakkak benim, senin, bizim suçumuz büyük..
Ama sebep olanların hiç suçu yok mu acaba...
Biz var demesek de tarih bunu elbette yazacak...
Çünkü ideallerimiz ile birlikte güzelim hislerimiz hoyratça harcandı.
Tıpkı kalp paralar gibi...
Bazen bırakın dava arkadaşı olmamızı, insan olduğumuza bile bakılmadı...
Zira menfaatler birbiri üstüne düşüyordu... menfaatlerden taviz vermekte her babayiğidin karı değildi.
Zaten menfaat girdi mi araya?..
İşte o zaman her şeyin bittiği an gelmiş demektir.
Uhuvvette, ihlasta, fedakarlıkta, diğergamlıkta kendine yer bulamaz..
Artık böyle bir mekanda ideallerden söz etmek abesle iştigaldir.
Tıpkı yine Ferhat ve Şirin hikayesinde olduğu gibi...
Hani, Ferhat Şirin’e sevdalı, Şirin Ferhat’a...
Fakat Şirin’in babası inat mı inat..
«Dağı del, suyu bul, kızı öyle al», diyor.
Ferhat azimli, Ferhat gayretli.. Her türlü fedakarlığa katlanıyor..
Sonunda dağı delmeye muvaffak oluyor...
Suyu borular döşeyip şehre getiriyor..
Sonra aklına her eve bir sayaç takma fikri düşüyor..
Döşüyor ve geçiyor kasanın başına..
O kadar zengin oluyor ki, Şirin’i unutuyor..
Artık Şirin onun için bir hiç..
Çünkü elde ettiği Şirin’inin yerine geçmişti...”
Biz de tıpkı Ferhat gibi davamıza, sevdalıydık. Dava arkadaşlarımız ise, “en yakın dost, en fedakar arkadaş, en takdir edici yoldaş ve civanmert kardeşlerimizdi.”
Gayemizi tesis uğruna delmediğimiz dağ, aşmadığımız engel kalmamıştı.
Dağların arkasında su yoktu ama makam, mevki ve para vardı.
Bunları görünce gayemizi unuttuk.
Her birimiz dağın arkasındakilerini nefsimize taşıdık.
Aldıklarımız o kadar çoktu ki, kara sevdalı davamızı unutup, aramızda post kavgasına başladık...
Makam ve mevki de ha keza...
Hubb-u cah’ın barışı bozacağını unuttuk...
Zira bize onu hatırlatan kaynakları da –Nurları- kurutmuştuk...
Okunmaz birer meta haline getirmiştik..
Kaynak kuruyunca İhlas da gitti uhuvvette...
Kaybedecek şeyimiz kalmamıştı..
Ben de yerlerine gelenlerin filmini çekmek istedim.
Çektiklerime baktığınızda "iflas eden bir paradigma"nın sadece birkaç kare fotoğrafını göreceksiniz ..
Filmin muhtevasına şimdilik girmiyorum. Onları belki başka bir bahar da konuşacağız...
Çekilen resimler size biraz fulû gelse de gerçekleri değiştirmek mümkün değil.
Çektiğim fotoğraflara bakanlar, hakkımda muhakkak çok şeyler söyleyeceklerdir. Tıpkı benden önce nice dava insanının arkasından söyledikleri gibi.. Müspet veya menfi kim ne söylerse söylesin, benim ruh planında yaşadığım kırılmalar karşısında fazla bir değer ifade etmeyeceğini herkesin bilmesini istiyorum. Bu husustaki ölçüm Allah’ın (cc) rızası ve yine bu noktadaki anlayışıma hakim düşünce, “Hakkın hatırı alidir. Hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkı söyleyeceğim. Bu hususta kimin hatırı kırılırsa kırılsın” düsturudur.
Siz, “Bireyin çiçek açmasından, hür düşünce ve hür düşünceye saygıdan” bahsederken, sosyal grubun üst kesimlerini tutan gûlyabaniler açmaya çalışan her gülü dalında yok etmeyi kendilerine vazife bildiler. Böyle çarpık bir zihniyetle örülü bir sistemin parçası olmanın, “Bir ademi bir alem” sayan dine karşı saygısızlık olduğu kanaati, beni bu zihniyetle mücadele etmeye sevk etti. Böyle bir ortamda bu mücadeleyi vermemeyi “kendimi inkar” sayarım. Bu hususta tek düşüncemde O’nun (cc) rızasını kazanmaktır. O, razı olduktan sonra bütün halkların küsmesinin ne ehemmiyeti olabilir ki?
Yaptığım, 20 yıla yaklaşan bir hizmet sürecinde başlangıç ve yükselişte ortaya konulan dinamiklerin, elde edilen dünyalık makam ve mevkileri kaybetmeme uğruna hoyratça harcanmasına razı olmamaktır. “Hedefe giderken her yolu meşru görme” düşüncesi makyavelizmdir. İslam, hedefe giderken kullanılacak vasıtaların da meşru dairede olmasını emreder. İçinde 20 yıla yakın hizmet ettiğim sosyal grup, başta Makyavelizm’den fersah fersah kaçarken, şimdilerde gelinen noktada gayeye gitmede her yolu meşru görmeyi, yani Makyavelizm’i kendisine prensip edinmiştir. Bu da muazzam bir paradokstur ve de netice itibariyle paradigmanın iflasından başka bir şey değildir.
Ben de “iflas eden bir paradigma”nın nasılını ve niçinini gözler önüne serdim.
Bunu yaparken tarihin akışını cesur insanların değiştirebileceğini hiçbir zaman unutmadım. Hakkımda ister akıllı, ister deli, ister hain, isterse de ne derlerse desinler, yazdıklarım iflas etmiş bir davanın kısa bir panoramasından ibarettir ve herkesle, her mekanda, her türlü tartışmaya açıktır.

Yorum Yaz